25 Şubat 2016 Perşembe

Alex de Souza



İlk geldiği sezon, Samsunspor'a röveşatadan gol attığında, bu hareket ile geldiği memleketin kafamızda oluşturduğu imaja hayli uyuyordu. Brezilya milli takımının as ya da has adamı olmadığı için adı mühim olsa da, futboluna dair büyük fikirlerimiz yoktu. Teknoloji gelişse de, henüz yıl 2004 idi. Şimdiki gibi, sürükleyip önüne koyabileceğin kadar yaklaştırmamıştı henüz uzakları.

Bu ülkeye, bize yeni olan ve eskittiğimiz kıtanın güneyinden topçular gelmişti. İşte bu hareketle -rövaşata ile -Türkiye serüveni başlayan Alex, malum kalıba bırakıldı. Elbetteki sevildi, ama kim bilebilirdi onun, cambaz  brezilyalı topçular kalıbının dışında olduğunu. Üstelik buraya uyum sağlayacağını, Ortega elimizin içinden uçup gitmişken.

Gün geçtikçe, Alex sevgilisinin yüreğine bir tuğla daha koyarak bir aşkı inşa ediyordu. Bir Süpermen değildi, başı beladaki sevgilisini cendereden kurtaramazdı belki, ama onu o belaya hiç de sokmazdı. Avrupa'da elenirken, finalde kupa şaka gibi senaryolarla rakibin ellerinde havalanırken; taraftar kızmaya ve homurdanmaya başlıyordu. Ama Alex'in sevgilisinin aklını çelecek küçük sürprizleri vardı. Özel günleri unutmayan bir adam gibi, derbileri genellikle ıskalamadı. Taraftar buluşma yerinden ağzı açık dağıldı evlere.

Belki tam tefe koyulacakken, kendini sevdirmesi aşk denilen dengesizliği yarattı. Fenerbahçe, bir türlü vites yükseltemiyordu, onca yatırıma karşı, ama güzel filmler izliyordu Kadıköy'de. Bu dönemde, Alex'in Fenerbahçe'ye faydalı olup olmadığı da çok tartışıldı. Bu bazen haklı bir tartışma gibi görüldü, bazen düpedüz şımarıklık. Şımarıklık, çünkü Alex'e kadar çok da sevse, uzun bir birliktelik yaşayamamıştı. Kimi isimlerle iletişim bile kurulamamıştı. 

Futbolu ağızlarda tat bırakan Okocha... Serbest vuruşlardan attıklarıyla Fenerbahçe'yi şampiyon yapacaktı neredeyse. Ali Şen dönemindeki Fenerbahçe'nin ufku biraz daha açık olsa futbolcu transferlerinde, belki Hagi'den fazla Okocha'yı konuşuyor olurduk bugün.

Bugüne kadar, Aziz Yıldırım'ın kulübün başında kalması fikrini besleyen sebeplerden biri de, bir önceki başkanın Ali Şen olmasıdır. O Aziz Yıldırım da, Alex ıslıklandığında ayakta alkışlayarak tavrını belli etmişti. Onun Alex'i ayakta alkışlamasında da, geçmiş dönemde gelen-giden bir yığın yıldızın, futbolcunun etkisi olabilir aynı şekilde.

Alex, sıcak bir ülkeden gelmişti. Ama futbolu o sıcak ülkenin diğer fertlerinin futbolundan farklıydı. Gollerde soğukkanlı tavrıyla ön plana çıkıyordu. Golü atarken, taraftar ondan daha fazla telaşa kapılıyordu. Umarsızca topa yaklaştığını görebilirsiniz, yakın çekim bir kayıtta. Yani böyle bir surat ifadesi var. Vücudu da aynı beyanı veriyor. Soğuk ve gergin anlarda tabelayı değiştirdi. Tıpkı bir kış günü boğazda bir ayaz gibi. Kalabalık ve güneşin altında gol atabilmesi, skoru değiştirmesi için, önce çarşıyı karıştıracak birileri gerekti ona. Tuncay Şanlı gibi. Çarşıyı telaşlanıp karışınca o da sahneye çıkardı.

Eski şimendiferler gibi, uzaktan çok ağır olduğunu düşündürürdü size. Ama hangi gole bakarsanız bakın, olması gerektiği yerde hep olduğunu hissettirdi. İzleri takip ederek, emin adımlarla kale önüne ulaşan bir gol dedektifiydi.

Aykut Kocaman ile meselesinde illa bir taraf tutmak gerektiyse, ben Aykut Kocaman'dan yanaydım. Sadece bundan değil, heykeli dikilmiş bir futbolcu olarak, rahatlayıp takımın moralini yükseltecekken, geren isim olduğunu düşündüm özetle. O heykel bir sonuçtu. Anıların sonucu. İktidarının sembolü değildi. Hem sonuna kadar takımda kalabilir, hem de takımın dönüşümüne saygı duyabilirdi.

Mevzu Alex'i yad etmek olduğu için son kısım bu yazının konusu değil. Bence taraftarın büyük sevgilisiydi. Ama oynarken heykeli dikilecek bir futbolcu da değildi fakat o heykel niye orada sorusunu sormayı ayıp sayacak kadar da sevmiştik onu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder