19 Nisan 2016 Salı

Aziz Yıldırım ve toplantısı


Aziz Yıldırım, dün basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısı, Fenerbahçe'nin başkanının doğru sözlerinin yanı sıra, sürekli konu merkezinin sağa sola kaçtığı, anlam bütünlüğünü kaybettiği bir konuşma olarak aklımda kaldı.

Bir maç sonrası, verip veriştirme edasıyla yapılan, bu tarz anları andıran bir konuşmaydı. İnsan soramadan edemiyor, onca zaman sonra yapılan bir konuşma, bir de daha önce duyurularak yapılan basın toplantısı neden bu kadar özensizdi, içerik olarak.

Aziz Yıldırım ile ilgili olarak hiç değişmeyen duygum şu: tam hak vereceğim, tam seveceğim; o kadar yersiz bir çıkış ve söylem gerçekleştiriyor ki, insanı dumura uğratıyor. Aziz Yıldırım'a hak verişte, şu anda atış alanı olarak karşısına aldığı kesim ve isimler de önemli bir faktör. Üstelik bu isimlerin, samimiyetsiz olmaları(bu sadece bir özellikleri).

Aziz Yıldırım sürekli kurumsallıktan bahsediyor. Gerçekten de, 90'lı yıllara yetişmiş, Ali Şen'i görmüş bir fenerli olarak, bu söyledikleri benim dünyamda anlamlı bir yere denk düşüyor. Kurumsallıktan bahsederken, tesisleşmeyi, binaları sürekli öne sürüyor. Bu bana, mevcut cumhurbaşkanını, söylemlerini ve politikadaki varlık sebebini hatırlatıyor. Aziz Yıldırım'ın kurumsallıktan anladığı, öne aldığı politika nasıl inşaat ise, Recep Tayyip Erdoğan da bize yıllarca duble yolları, AVM'leri, havaalanlarını başımıza kaktı. İkisi de bu konudan hariç konulardaki eleştirileri, aynı şekilde püskürtüyor.

İkisinin bu konudaki benzer söylemleri, halkta karşılık da buluyor elbet. Haklı ya da haksız yere. Üstelik ikisi de bu tesis hamlesiyle sürdürdüğü başarı çizgisini, kendi kişisel önderliğinin tahakkümünde kullanıyor. Aziz Yıldırım da, Recep Tayyip Erdoğan da uzun yıllar sonunda tek adam oldu çıktı.

Bu otoriter tavırlarıyla arada sırada muhalif eleştirilere, makamlarında daha önce rastlanılmamış şeklinde, kürsülerden yanıtlar da veriyorlar. Ayrıca Aziz Yıldırım öyle bir hat çiziyor ki, kendisi gibi dışında düşünmeyen herkes Fenerbahçe'ye zarar veriyor. Elbette elinde sonunda kimse tam olarak Aziz Yıldırım gibi düşünmeyeceği için, bu zamanla 'Aziz Yıldırım dışında herkes Fenerbahçe'ye zarar veriyor'a dönüşecek.

Neden?

Basın toplantısına gelirsek. Benim aklımda bir soru var, neden? Önceden duyurulmuş bir basın toplantısı, neden yapıldı? Bu kadar mühim bir işlevi vardıysa bu basınla buluşmanın, niye birden çok isme sataşırcasına söz hakkı verilmiş oldu? Toplantıda adı geçen isimler hakkında konuşabilir Aziz Yıldırım. Neyse gerçek, doğru olan bunu anlatır tek tek, dolandırmadan. Ama bu üslup niye? Aziz Yıldırım, hakkında konuştuğu kim varsa, onlarla aynı perdeden, aynı üslupla seslendi onlarla. Onlarla aynı seviyeye indi. Bu tam da onların istediği şeydi. Aykut Kocaman ve Ersun Yanal'ı dışarıda tutuyorum.

Ahmet Çakar'dan, Rasim Ozan'a; Serhat Ulueren'den, Sinan Engin'e... Ve dahasına. Bu isimlere niye laf atıldı. Haklarında konuşulması değil derdim. Yapılan tam bir laf atma. 

Gündem değiştirmek mi amaç? Öyleyse, o neden? Şampiyonluk kaçtı diye mi? Bunu da kaldıramam. Kimsenin hakkı yok futbolun ve ligin asıl değeri olan lig mücadelelerinin önüne geçmesine. Şampiyonluk mücadelesine girersin, kaybedersin. Alkışlarsın. Rakibin bir haksız, suçlu olduğu taraf varsa, bunu açıkça tarif eder, anlatırsın. Ama bu çamur atma, karartma, gündem değiştirme "oyunu" bir geleneğe dönüşmemeli.

Dün yapılan basın toplantısının, eğer çabalanıyorsa, ne kurumsallığa bir faydası oldu, ne de 3 Temmuz mücadelesine bir katkısı oldu.

Kurumsallık demişken, kurum dediğimizin binaların beton kalitesiyle alakası yok. Kendi kulübünün değerine, medyadaki küspe isimlere sataşır gibi laf atınca, o kurum arkasından hançerlenmiş oluyor. Kurumlar, yaşanmışlıklarla ve o hatırlaraları yaşayan insanlarla kök salar. 

Saygılar.

4 Nisan 2016 Pazartesi

İkili ilişkilerde olur böyle şeyler


Aşk ne menem bir şey, tartışma konusu. Fenerbahçe de öyle benim için. Elbette, kulüp sevgisi aşk ile coşku ile çok anlatılmıştır. Bu yüzden tuttuğun takıma aşık olduğunu tekrarlamak bir klişedir. Klişe olduğu için de, duyan kafasını çevirip yoluna devam eder. Anlamaz halinden.

Tutulan kulüple aradaki ilişkiyi baba-oğul, ağabey-kardeş ilişkisine çok benzetiyorum. Ama burada aşk ile benzer bir hissini meydana çıkarmak istedim sadece. Maksat not olsun. 

Dün Fenerbahçe'nin yaptığı Osmanlı maçı sırasında bir daha düşündüm. İster statta izle, ister televizyonda. İstersen radyodan dinle, istersen skorunu takip et...

Maç önceleri ve maç esnası, o kadar çok benzer ki sevgiliyle buluşmaya gidişlere ve buluşmalara. Bazen güneş vurur ya o iki kişinin üzerine, yürüdükleri yollara bereket düşer gibi; sanki her şeyin, herkesin keyfi yerindedir. Her kapı sanki açılır dokunduğunda ardına kadar.

Bazen de tutulur. Güneş varsa bayıltır, rüzgar varsa üşütür, yağmur varsa söndürür. 

O mu seni etkiler, sen mi onun kötü duygularını tetiklersin bilmem. Hissedersin. Anlarsın. Ya da anlaşılırsın. Gitmediğini bilirsin. Konuşacakların içinde bir yerde kaskatı kesilir. Yüzüne bakmaya mecalin olmaz.

Ben buna benzer duyguyu, Fener'in kazanamayacağı maçlarda hissediyorum anasını satayım...

Olmayacağını hissettikçe artıyor panik. Elini uzatınca kurtaramayacağını bildiğin gibi ilişkiyi, maçı izlemeye, tahammülün de olmaz. Gözlerini kaçırmaya başlarsın.

Aranız soğudu diyelim, düşünürsün benim fikrim, gücüm, nefesim, dileğim olmadan ya savrulursa ortalıkta. Kaybederse hep. Ya da ben olmayınca daha fazla kazanan ve mutlu olursa.

Oha mı? Oha!

2006 yılından bir örnek vereyim. Sonra unuturum vs.

O sezon, şampiyonluğu son hafta kaybettiğimiz maçın sabahına, kırgınlıkla uyandım. Melankoliklik değil. Hasta, grip olarak.

Maç vardım. Boşverip maça konsantre olmaya çalışıyordum. Şampiyon olacaktık.

Maç saatine doğru daha da hastalanmaya başladım. Kimseye belli etmemeye çalışıyorum tabii. Maç sırasında kafam düştü düşecek. Maçın boşluklarında kafamı koyup, tekrar kaldırarak maçı izlemeye devam ettim. Ben kötüleştikçe, Fener daha bi kaçırdı. Daha bir talihsizlik etrafını sardı sanki. Kafamı kaldıramıyorum ki maça konsantre olayım. Öyle bir delilik işte.

Kendimi sıka sıka maçı seyrettim. Maç bitti, şampiyonluk kaçtı. Eve döndüm. O sabahtan itibaren sanırım 10-12 gün hasta yatmıştım, kalkmamacasına. 

Sanıyorum kendimi iyi hissedip uyandığımda, maçı hatırlıyordum. 

Öyle bir şey işte.

Yazının fotoğrafı da benim, pek çocuk olsam da, ilk tanık olduğum şampiyonluğa dair olsun.*

26 Mart 2016 Cumartesi

Kocaelispor yayında


Eğer Türkiye'nin 90'lı yıllarını içeren bir futbol belgeseli yapılacaksa, mutlaka uğranacak adreslerden biri Kocaelispor olurdu.

Şimdi o Kocaelispor, bugün şu tarihte, eşine az rastlanır bir başarıya imza attı. Bu başarının saha içindeki istatistik ile ya da topladığı puanlarla ilgili değil. Ulusal çapta yayın yapan bir kanalı, maçını yayınlamasına mecbur etti, Üstelik Bölgesel Amatör Lig'de mücadele verirken. Güngören ile yapılan maçta, 20 bine yakın insan varmış.

A Spor'da canlı yayınlanan maçın başındaki görüntüleri izleyince "90'lar temalı bir parti" yapılıyor dedim içimden. Hem de 20 bin kişi ile. Zamanda yolculuk yaşattılar bize. Sonra maç başladı ve maçın ilk dakikalarında seyirci sesini git gide daha fazla yükseltti ve meşaleler yandı. Zaman dilimi ile tarif etmeyip, konum atmak isteseydik herhalde Güney Amerika'da ya da güney İtalya'da bir yerlere denk düşerdi. Mesele meşale değil elbet. Bulunduğu yere bakıp aldırış etmeyip delice sevmek oralara özgü bir şey futbolda. Takımını desteklemek. Bizde genelde toza toprağa bulanmış plastik koltuklara karşı oynanır, tabelada genelde geriye düşünce kulüpler.

Bugün ve bundan önceki maçlarda taraftarın sergilediği tutum, bence boş tribünlere çıkılan Süper Lig karşılaşmasından evladır. Asıl başarının, kulüplerle onun etrafında onun kimliğini bulmasını sağlayan unsurların tutumuyla, kurum haline gelmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu dediğim olmazsa, her düşüşte etrafınız tenhalaşır ve üstelik hep bir zengine el açıp dilenme pozisyonuna düşersiniz. Birkaç zenginin iyi niyetini beklersiniz veya kendi kişisel kariyerine ortak etmesini beklersiniz birilerinin. Kendi ismi, cismiyle gelip apar topar kulübün başına gelenler, semt pazarında kısa süreliğine yer kiralamış pazarcı gibi kısa sürede sonuçlarını görmeyi bekler. Planlar alelacele yapılır. Genelde duvara toslanır.

Halbuki kulüpler ve o kulüplerin kimliğini bulduğu şehirler, semtler ve o mahaldeki insanlar oradadır. Böyle bir aceleye gerek yoktur gerçek taraftar ve gerçek sakin için. Daha sakin ve daha planlı atılan adımlar, üstelik büyük sevgi ve aşkın olduğu yerlerle birleşince başarının da tadından yenmez.

İşte o yüzden bana kalırsa Kocaelispor, Kocaelispor derken de aslında taraftarı büyük bir başarıya imza atmıştır. 

Şimdi kulübün yapacağı şey, bu itibarı ve potansiyel gücü, hiçbir kişisel kariyer planına veya bir işadamına peşkeş çekmemek olmalıdır. Çünkü Kocaelispor, emin ve ufak adımlarla, arzu ettiği yere, bu ülkenin en üst klasmanına kendini götürecektir. Buna benzer dibi görüp arınan kulüplerden biri de Fiorentina'ydı sanırım. Bence Türkiye'deki bütün semt takımları örnek alabilir ve dibi görüp arınarak, taraftarıyla beraber yukarılara doğru kulaç atabilir.

Başarılar Kocaelispor...

3 Mart 2016 Perşembe

Gelişigüzel taraftar yazısı



Bu söyleyeceklerim, 3 büyük İstanbul kulübü dışındakileri ilgilendirir mi bilmiyorum. Ama 3 büyükleri muhakkak kapsıyor. Not etmenin amacı, çıkış noktası; bu kulüpler ve taraftarları. Hatta buna kendimi de dahil edebilirim.

Kulüpler ve taraftarları; yani kulüplerin vatandaşları, kendi hayata bakışları üzerinden, kulüplerine bir don biçiyorlar. Herhangi bir vicdani yüklü eylemi, sol telaffuzu, dayanışma elini; ezeli rakiplerine "bak gördün mü?" dercesine duygularla paylaşıyor. Diyelim, ortada çok güzel bir hareket var, çok güzel bir cümle söylenmiş. İnsanın görünce bir "ee, yani?" diyesi geliyor.

Bu üç kulüp, Türkiye'de hiçbir organizasyonun sahip olmadığı yaygınlığa sahip. Hiçbir parti, dernek, duygu ortaklığı; bu üçü ve üçünün mücadelesi kadar ülkenin her ve en kılcal damarına kadar girebilmiş değil. Dolayısıyla bu üç kulübün yansıyan anlam çokluğu bir kristalin yapısını andırıyor. Her kese başka görünen bir yapısı var. Daha doğrusu böyle bir talep var. Bununla beraber, ülkede insanların, bulundukları sosyal sınıfların ve bizzat kendilerinin bir vatandaş olarak meşruiyet kazanmalarına sebep olacak organizasyonlar ve onlara uygulanan yaptırımlar ortada.

Bu durum, farklı anlayışta ve görüşte olan insanların,  fikir, görüş, eylem, vicdan gibi kelimeleri yansıtan ne varsa akıllarında, bunları kulüpleriyle açığa çıkarıyorlar. Kulüplerini tam da bu yüzden tuttuklarını hissetmek istiyorlar. Sosyalist mi, Atatürkçü mü, Barış mı istiyor, Milliyetçi mi; bunu kulübünün renkleri altında açığa çıkarmak ve açığa çıkanı da sergilemek istiyor kulübünün renkleriyle. 

Türkiye'deki kulüpler için hep söylenen bir şey vardı. Kulüpler Avrupa'daki gibi bir sosyal, siyasal, dinsel bir kimliğe ait değil. İşte bu ortada kalmışlık kimine göre, ya da olması gereken durum yüzünden, herkes kulübünün rengine renk, ya da ton vermeye çalışıyor.

Bu son kısmını normal karşılıyorum. Ben de dahilim sanırım. Ama solcu olduğunu söyleyen birinin, kulübünün yaptığı, kendisi açısından olumlanacak hareketi, rakibine gol atmış gibi tutup göstermesini anlamıyorum. Yani bu iş ne ara bu noktaya geldi? 

Kendi kulübünün ahlaklı, rakibinin ahlaksız; kendi kulübünün etik, rakibinin gayrietik, kendi kulübünün sosyalist, rakibinin faşist filan olduğunu ispat etmeye çabalamak ne kazandırıyor? Böyle davranan biri, diğer kulüpleri tutan ve faşistliğe antipati ile bakan taraftarların aydınlanacağını ve kendi tuttuğu takımı tutmayarak, nasıl bir hata yaptığını mı anlayacak? Ve onu kendi takımında mı örgütlemiş olacak sonunda? Bu bir başarı hikayesi mi?

Dolayısıyla, diğer takımlardan birileri bu takım antifaşist olduğu için kendi kulübüne katılırken, ne kadar kalantor, işadamı, işbirlikçi, faşist vs varsa rakip takıma mı geçecek? Bir çeşit mübadele ile, saflar belirlenmiş mi olacak? Şaka gibi. Şakayı yapan ben değilim.

Faşistlerle birlikte onca işadamı, onca para babası, bir o kadar nüfuz sahini rakibe geçerken; onların yarattığı imkanlardan da geçecek mi bu taraftar, bu bakış açısı. Ve onların yarattığı geçmiş ve geçmiş başarılardan.

Diyelim ki vazgeçti; yarattığı o antifaşist kulübün mevcut şartlarda, nasıl idare edileceği ile ilgili engin stratejileri mevcut mu?

Türkiye'de sol değerler yaşamalı, diri tutulmalı. Buna futbol tribünleri de dahil. Ama birkaç istisna dışında, ülkede bu argümanlar ve davranışlar bir gösteriden ibaret. Sırt çantasına takılan kızıl yıldız kadar hayatın içinde. Bu kendini tatmin etme ve bu romantizmin çok abartılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak söyleyeceğim, rakip takım taraftarlarının birbirlerine, kendi kulüplerinin etik davranışları, söylemleri; birbirlerine atar yaparak birbirinden uzaklaştırmak yerine, daha fazla birbirine yaklaştırması gerekir. Türkiye nüfusuna göre, çapı henüz ufak taraftar grupları dışında, bunu göremiyoruz. Bu taraftar grupları henüz, bu taraftar gruplarıyla aynı argümanları kullanan taraftarların bunu idrak etmesini sağlayabilmiş değil.

25 Şubat 2016 Perşembe

Alex de Souza



İlk geldiği sezon, Samsunspor'a röveşatadan gol attığında, bu hareket ile geldiği memleketin kafamızda oluşturduğu imaja hayli uyuyordu. Brezilya milli takımının as ya da has adamı olmadığı için adı mühim olsa da, futboluna dair büyük fikirlerimiz yoktu. Teknoloji gelişse de, henüz yıl 2004 idi. Şimdiki gibi, sürükleyip önüne koyabileceğin kadar yaklaştırmamıştı henüz uzakları.

Bu ülkeye, bize yeni olan ve eskittiğimiz kıtanın güneyinden topçular gelmişti. İşte bu hareketle -rövaşata ile -Türkiye serüveni başlayan Alex, malum kalıba bırakıldı. Elbetteki sevildi, ama kim bilebilirdi onun, cambaz  brezilyalı topçular kalıbının dışında olduğunu. Üstelik buraya uyum sağlayacağını, Ortega elimizin içinden uçup gitmişken.

Gün geçtikçe, Alex sevgilisinin yüreğine bir tuğla daha koyarak bir aşkı inşa ediyordu. Bir Süpermen değildi, başı beladaki sevgilisini cendereden kurtaramazdı belki, ama onu o belaya hiç de sokmazdı. Avrupa'da elenirken, finalde kupa şaka gibi senaryolarla rakibin ellerinde havalanırken; taraftar kızmaya ve homurdanmaya başlıyordu. Ama Alex'in sevgilisinin aklını çelecek küçük sürprizleri vardı. Özel günleri unutmayan bir adam gibi, derbileri genellikle ıskalamadı. Taraftar buluşma yerinden ağzı açık dağıldı evlere.

Belki tam tefe koyulacakken, kendini sevdirmesi aşk denilen dengesizliği yarattı. Fenerbahçe, bir türlü vites yükseltemiyordu, onca yatırıma karşı, ama güzel filmler izliyordu Kadıköy'de. Bu dönemde, Alex'in Fenerbahçe'ye faydalı olup olmadığı da çok tartışıldı. Bu bazen haklı bir tartışma gibi görüldü, bazen düpedüz şımarıklık. Şımarıklık, çünkü Alex'e kadar çok da sevse, uzun bir birliktelik yaşayamamıştı. Kimi isimlerle iletişim bile kurulamamıştı. 

Futbolu ağızlarda tat bırakan Okocha... Serbest vuruşlardan attıklarıyla Fenerbahçe'yi şampiyon yapacaktı neredeyse. Ali Şen dönemindeki Fenerbahçe'nin ufku biraz daha açık olsa futbolcu transferlerinde, belki Hagi'den fazla Okocha'yı konuşuyor olurduk bugün.

Bugüne kadar, Aziz Yıldırım'ın kulübün başında kalması fikrini besleyen sebeplerden biri de, bir önceki başkanın Ali Şen olmasıdır. O Aziz Yıldırım da, Alex ıslıklandığında ayakta alkışlayarak tavrını belli etmişti. Onun Alex'i ayakta alkışlamasında da, geçmiş dönemde gelen-giden bir yığın yıldızın, futbolcunun etkisi olabilir aynı şekilde.

Alex, sıcak bir ülkeden gelmişti. Ama futbolu o sıcak ülkenin diğer fertlerinin futbolundan farklıydı. Gollerde soğukkanlı tavrıyla ön plana çıkıyordu. Golü atarken, taraftar ondan daha fazla telaşa kapılıyordu. Umarsızca topa yaklaştığını görebilirsiniz, yakın çekim bir kayıtta. Yani böyle bir surat ifadesi var. Vücudu da aynı beyanı veriyor. Soğuk ve gergin anlarda tabelayı değiştirdi. Tıpkı bir kış günü boğazda bir ayaz gibi. Kalabalık ve güneşin altında gol atabilmesi, skoru değiştirmesi için, önce çarşıyı karıştıracak birileri gerekti ona. Tuncay Şanlı gibi. Çarşıyı telaşlanıp karışınca o da sahneye çıkardı.

Eski şimendiferler gibi, uzaktan çok ağır olduğunu düşündürürdü size. Ama hangi gole bakarsanız bakın, olması gerektiği yerde hep olduğunu hissettirdi. İzleri takip ederek, emin adımlarla kale önüne ulaşan bir gol dedektifiydi.

Aykut Kocaman ile meselesinde illa bir taraf tutmak gerektiyse, ben Aykut Kocaman'dan yanaydım. Sadece bundan değil, heykeli dikilmiş bir futbolcu olarak, rahatlayıp takımın moralini yükseltecekken, geren isim olduğunu düşündüm özetle. O heykel bir sonuçtu. Anıların sonucu. İktidarının sembolü değildi. Hem sonuna kadar takımda kalabilir, hem de takımın dönüşümüne saygı duyabilirdi.

Mevzu Alex'i yad etmek olduğu için son kısım bu yazının konusu değil. Bence taraftarın büyük sevgilisiydi. Ama oynarken heykeli dikilecek bir futbolcu da değildi fakat o heykel niye orada sorusunu sormayı ayıp sayacak kadar da sevmiştik onu.

22 Şubat 2016 Pazartesi

Popülizm had safhada

İstanbul'da oynanan maçı, televizyondan takip etmedim. Twitter'a bakarken, henüz çok taze iken Trabzonspor'un oyuncusu Salih'in malum hareketinin fotoğrafını gördüm. Aynı sırada 4 kırmızı kartı da öğrendim. O an 4 kırmızı kart olduğunu öğrenmemin de etkisiyle, hareketin her şeyden bağımsız halinden dolayı da çok hoşuma gitti. Tarihe geçecek bir fotoğraf olduğu çok belliydi.

Fakat, maçın görüntülerini izledikten sonra fikrim değişmeye başladı. Maçın bitimiyle beraber artan tepkilerin aksine, hakemin Trabzonspor'lu futbolculara özel bir muamelesi olmadığı kesin. Tam tersine, hakemin her kararında, hakemi daha fazla ajite eden, futbolcuların yine kendisi. 

Hakemin pozisyonlardaki kararlarına kısaca değineyim. Özer'in ikinci sarı kartı gördüğü pozisyonda, Özer rakibine sert bir şekilde dalmıyor. Ancak pozisyonda, topu ayağında tutan futbolcuya dengesiz girişi hakemi yanıltmış olabilir. Fakat, Trabzonspor'un kazandığı penaltıyı düşünürsek, hakemin kendisiyle çelişmediğini anlayabiliriz.

Aykut Demir, ilk sarı kartı Özer'in kırmızı kartı sırasında görüyor. İkincisini ise, ceza sahası içinde topsuz alanda, Podolski'ye yaptıklarından dolayı. İkisi de futbol dışı hareket. Yoruma gerek yok. İki sarı kart da doğru.

Cavanda'nın penaltı kararı sonrası gördüğü kırmızı karta sebep olduğu fiziki hareketi de ortada. Türkiye'de futbolcuların hakemleri ittiği-kaktığını ve cezasız kaldığını biliyoruz. Bu sefer hakemin takdir hakkını kullanarak, kendisine uygulanan bu müdahaleleri cezalandırmasında ne gibi bir sorun var? 

Hakem, daha önce verilemeyen kartları bu maçta verdi diye, bunca hakem hatası yaşanmış ligin faturasının bugüne çıkarılmasını tuhaf buluyorum. Sadece adaletsizliği bu hakem üzerinden sağlama anlamı da çıkarılmadı bu maçtan. Anadolu takımları 4. kırmızı kartı görmesine sebep olan, kart gösterme hareketini alkışladılar. İstanbul'a karşı anadolu takımlarının direniş sembolü saydılar. Bu maçtan böyle bir mana çıkar mı? Bu komik değil mi? Aziz Nesin'in hikayelerindeki ucuz kahramanlara dönüştürdüler çocuğu. 

Ülkede ve futbol ortamında onca sorun varken, hakem hatasının bu kadar konuşuluyorsa, birçok anlam yükleniyorsa, kahramanlık hikayeleri üretiliyorsa bu durumdan işkillenmemek elde değil.


İstanbul-Anadolu adaletsizliği yalanı

Sakaryaspor, Bursaspor ve dahası bu kırmızı kart çıkarma olayını alkışlayıp, İstanbul vurgusu yaptılar. Resmi bir açıklama olmasa da anadolu kulüplerinin taraftarlarının ne kadarı bilmiyorum, çoğu böyle gördü. İstanbul hükümranlığı, anadolu mazlumiyeti bir yalandır artık. 

İstanbul kulüpleri kadar para içinde yüzüyorlar. Kullanıp kullanamamaları kendilerinin organizasyon başarısızlığıyla ilgili. Sabretmeyi bilseler, gündelik popülist transferler yaparak, sürekli hoca değiştirerek yönetildikleri dönemlerde, üç büyüklerden şampiyonluk kupasını alabilecekleri sezonlar oldu. Örnek, geçen sezondur. Şehir kulüplerinin var olduğu o şehirler, "ne istediler de vermedik" cümlesini kurmuş bir başbakan-cumhurbaşkanının, yüksek oylarla seçildiği oy depoları. Eğer ki, her şeyin eskisi gibi olacağını, olduğunu düşünselerdi bu kadar çok tutucu davranmazlardı iktidar partisine oy verirken.

Üstelik, son maçta Fenerbahçe, yani bizanstan bir yetkili, 2010 yılında şampiyonluğu son maçta, kendi sahasında berabere kalarak Bursaspor'a verdi. Bu nasıl bir saltanat, insan gerçekten hayret ediyor. Anadolu kulüplerinin ezildiği yıllar, sanırım naklen yayınlarının olmadığı günlerde kaldı. Demem şu; anadolu kulüpleri ve taraftarlarının yaşadığı adaletsizliğin sebebi, bizzat yine kendi şehirlerinden çıkan temsilcilerindendir, kendilerindendir. Kulüplerin gelirleri almış yürümüşken, bunca borç yükü nereden geliyor diye sorsunlar. İsyan edilecek bir şey varsa budur. Ayrıca bir şeyler yapmaya çalışan takımları, hocalarına sabretmeyerek futbollarını aynı hocalarının gelip durduğu kısır döngüye çeviren kendilerine bir baksınlar.

Medya ateşle oynuyor

Alınacak, verilecek 3 puanın ne İsa'ya ne Musa'ya yarayacağı bir maçta, hakemin yönetimini , Trabzonspor üzerinde oynanan oyunlar vs gibi değerlendirmeler var.

Trabzonspor taraftarı, böyle yorumlar yapmaya hazır olabilir. Ama medya maç akşamı popülist davranmıştır. NtvSpor'da Mehmet Demirkol'un "maçtaki tek doğru kart" yorumları durumu özetliyor. Eski hakemlerin veryansınlarına, sansasyonel ve manşetlik yorum yapma çabalarına kadar bir sürü örnek verilebilir.

Trabzonspor ve anadolu kulüpleri çarpık bir şekilde durumu analiz ederken, yorumcuların bu akıntıya kendini bırakarak yayın yapmaları, sorumluluktan uzak bir yayın anlayışına denk düşüyor. Çünkü, taraftarın istediği, özellikle de Trabzonspor taraftarının istediğinin adalet olmadığını, geçmişten günümüze uzun bir analizle çözümleyebiliriz. Taraftar, sahadaki futbolcular "bana yapılmasın" duygusuyla sinirlerine hakim olamazken, bu eylemlere onay verilemez. 

Bu ülkede isyan edilecek bir şey var ise futbol adına, bu hakemlerin saatlerce statta alıkoyulması olabilir. İstanbul hükümranlığı demişken, nasıl bir mazlum kulüplerin ferdi ki Trabzonspor, böyle bir işe kalkışabilmişti? Salih'in gösterdiği kırmızı karta sebep olan 4 kırmızı kart kadar değeri olmadığı medyada hakem alıkoymanın. Hakem alıkoymayı onaylayan, eylem biçimine çeviren anlayış, Salih'in kırmızı kartını alkışlıyor. Salih yanlış omuzlarda yükseliyor. 

Geçen sezon Fenerbahçe otobüsünün kurşunlanması meselesine girmeme gerek yok sanırım...

Sonuç olarak taraftar kafası ile popülist medya kafası dün beraber yürüdüler o yollarda. Ama çarpık, kendi kulübünü sorgulamayı bilmeyen taraftar kafası direksiyonu vermezse, medya da kazaya kurban gider.

Direniş nerede?

Trabzon, doğu karadeniz bölgesindeki ve hatta anadoludaki insanlar anadolu ezilmişliği görmek istiyorsa Artvin'e bakmalılar. Direniş diye bir şey varsa bu Salih'in kart gösteren elinde değil. Ki Artvin Trabzonspor taraftarına çok uzak değil.

19 Şubat 2016 Cuma

Güzel koreografi


Galatasaray'ın Lazio maçı öncesi, bir koreografi tribünlerde açıldı. Koreografinin konusu, daha önceki bir maçta fotoğrafı çekilen cimbomlu amca. Ben daha sonra, maçın özetlerinde ve maç sonrası haberlerde denk geldim. Denk geldiğim yerlerden biri de instagramda bir Fenerbahçe taraftar hesabıydı. Altına keps(caps) atılmış ve diyalog şu şekilde:

çocuk: baba nereye gidiyoruz?
baba: oğlum bu takımdan bi b.k olmaz, eve gidelim.

Taraftarların, birbirleri hakkında yaptıkları ve özellikle birebir kaldıklarında şakaların tonunu biliyorum. O yüzden bu çok da sert gibi değil, irdeleyince. Galatasaray'ın şu anki durumuna bir gönderme var diyebilirsiniz. Ama bunu yapanlar, yapabilecek olanlar değil muhatabım. Çünkü burada var olan şey, iki ezeli rakip tam tersi durumda olsa, rollerin değişerek aynı diyaloğun gerçekleşecek olması.

Hani bir tekrar var taraftarın dilinde, bizim şu kadar taraftarımız var şeklinde. Bence aslında artık yok. Taraftarlığın fiili tutmak-tutunmak olan bu yurtta, şu anda böyle bir tutunma çabası ve ilişkisi olduğunu düşünmüyorum. Yeni yetişen nesil, bilgisayar ve teknoloji oyunlarının da etkisiyle, bu oyunda giderek, bu kelimeyi kullanmak istemesem de, lümpenleşiyor. Yani, kankasına play station'da nasıl çakıp 3-5 saniye dalgasını geçiyorsa, işte tuttuğu takım ile ilgili derinlik ölçüsü de bu 3-5 saniye kadar.

Tribünlerde bir babanın bir dedenin, bir çocuğun elinden tutarak gidişinin sergileniyor olması, aslanın kanaryayı tokatlaması ya da kanaryanın aslanı uçurumdan atmasından daha güzel, anlamlı. Tribünlere gelen, gelmeyi isteyen futbolu sevenlerin bence hiçbiri bir başkasını uçurumdan atacak ya da tokatlayarak en büyük olacak şekilde yaşamıyor. Belki de öyle bir gücü yok, yaşayamıyor. Ben bir taraftar grubunun, taraftarın sosyal medya hesabının paylaşım yaparken, rakibinin bu koreografisinden yola çıkmayı düşünmesini hoş bulmuyorum. Yani bizzat kendi de taraftar olan biri, böyle bir koreografiden duygulanması gerekir. Çünkü, renkleri değiştirmek kaydıyla, kendisinin de tıpkı o koreografi, o koreografinin göndermede bulunduğu fotoğraf gibi bir anısı vardır. O fotoğraftaki amca gibi bir amcası, babası, abisi maça götürmüş olmalı onu da.


Bu türkü her zaman söylenmeli

Bu konuyla ilgili söylenebilecek bir başka husus ise bence genel olarak taraftarın da içinde olduğu kulüplerin iki yüzlülüğü. Yine renk ayırt etmeksizin, bu tarz duygusal temaların, cümlelerin; zor zamanlarda sadece sıçrama tahtası ve 'olmak istenilmeyen hal'i geçiştirmek için kullanıldığını düşünüyorum. Yani bu duygusal türküler, her zaman söylenmeli. Kulüpler ve kulüpleri temsil eden her bir organ, varlıklı ve başarılı zamanlarda, 'halk'ına sırtını dönerek, şımarıklık içine girmemeli.